(Temmuz 1908 – Şubat 1915)
Meşrutiyet’in ilânından sonra, Mustafa Kemal ile cemiyetin yöneticileri arasında gerginlik çoğalmıştır. Mustafa Kemal ordunun politika dışında tutulmasını, cemiyetin gizli komite olmaktan çıkarılıp parti olarak örgütlenmesini, yurtta köklü ve programlı bir değişiklik yapılmasını istemektedir. Onun düşüncelerini pervasızca açıklaması, karşı düşünceleri sert bir üslupla eleştirmesi, cemiyetin etkin üyeleri arasında hoş karşılanmıyordu15. Meşrutiyet’in ilânını takip eden günlerde Mustafa Kemal’in eleştirilerinden rahatsız olan cemiyetin ileri gelenleri, onu Trablusgarp’a gönderme kararı alırlar. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk kongresinin toplanacağı, milletvekili seçimlerinin yapılacağı, cemiyet-hükümet ilişkilerinin yönleneceği bir dönemde Mustafa Kemal Selânik’ten uzaklaştırılır. Trablusgarp’ta yeni Türk yönetimine karşı irtica nitelikli hareketler baş göstermiştir. 1908 Eylül sonlarında16, bu ülkeye gelen Mustafa Kemal, kısa bir zamanda karışıklığı giderdi ve düzeni yoluna koydu. Ordunun ve devlet otoritesinin bölgede hakim olmasını sağladı17. Bu görev Mustafa Kemal’in siyasî yeteneğini gösteren ilk başarılı deneme olmuş, ülkeyi tanımasını sağlamıştır. Bu deneyim 1911 – 1912 Trablusgarp ve Bingazi’de görev almasında ve başarılı hizmetlerinde etkili olmuştur.
Trablusgarp’tan dönüşünde 13 Ocak 1909’da 3. Ordu Selânik II Redif Tümeni Kurmay Başkanlığına atanır. Bu görevde iken Alman Generali Litzman’ın “Takımın Muharebe Talimi” adıyla tercüme ettiği eserini 10 Şubat 1324’te Selânik’te yayınlar18. Bu arada İstanbul’da meydana gelen bir olay meşrutiyetin olumlu havasını bozar. Meşrutiyetin ilânını takip eden günlerde oluşan sınırsız hürriyet havasında her türlü fikir akımı pervasızca ortaya dökülmüştür. Süratle örgütlenen bu muhalif güçlerden “İttihad-ı Muhammedi” partisinin kışkırtıcı irticai girişimleri gayrı memnunların tahriki ve İttihatçıların baskısı sonucunda, tarihe 31 Mart ayaklanması diye adlandırılan olay meydana gelir. Taşkışla’daki bir avcı taburu diğer taburlardan da bazı erlerin katılmasıyla “şeriat isteriz” sloganı ile subaylarını hapsetmiş, Sultanahmet meydanında ve Mebuslar Meclisi önünde toplanarak taşkınlık yapmışlar ve başkentte duruma hakim olmuşlardı. Olay Selânik’de duyulunca, Mustafa Kemal hemen askeri kuvvetler gönderilmesini önerir. Hatta gönderilecek kuvvetin başına kendi kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa’nın geçirilmesini ileri sürer. Kendisi de, hazırlanan birliğin kurmay başkanı olur. Bu birliğe Edirne’deki 2. Ordudan da bir tümen katılır. Birliğe Mustafa Kemal’in teklifi ile Hareket Ordusu adı verilir. Ordu İstanbul önlerine gelinceye kadar Mustafa Kemal etkin rol oynar. Öyle ki İstanbul Halkına yayınlanan ilk genelge de onun kaleminden çıkar. Ancak İstanbul’a yaklaşıldığında, ciddi bir direnme olmayacağı anlaşılınca, Mahmut Şevket Paşa Selânik’ten gelerek ordunun başına geçer. Kurmay Başkanlığına Berlin Ateşemiliterliği’nden dönen Binbaşı Enver Bey, yardımcılığına Binbaşı Hafız Hakkı getirilir. Hareket Ordusu önemli olmayan bir iki direnme dışında duruma kolaylıkla hakim olur. II. Abdulhamit tahttan indirilir ve yerine V. Mehmet Padişah yapılır. Başarının şerefi ve nimetleri, Hareket Ordusuna İstanbul surları önünde katılanlara gider. Her şeyi düşünen ve plânlayanın adı Çanakkale Savaşı’na kadar duyulmaz 19.
Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Selânik’te 3. Ordu’ya atanmıştır. Ordunun İttihat ve Terakki ile ilişkilerini kesmesi ve politika ile uğraşmaması konusunda görüşü daha güçlenmiştir.
22 Eylül 1909’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ikinci kongresi Selânik’te toplanır. Mustafa Kemal kongreye Trablusgarp delegesi olarak katılır. Bu kongrede ordunun siyasetten arındırılmasını şu sözlerle ifade eder. “Ordu mensupları cemiyet içinde kaldıkça hem parti kuramayacağız hem de ordumuz olmayacaktır. Mensuplarının pek çoğu cemiyet üyesi olan III. Ordu günün manasıyla modern bir ordu sayılamaz. Orduya dayanan cemiyette, millet bünyesinde kök salamamaktadır. Bunun için biran evvel cemiyetin muhtaç olduğu zabitleri veyahut cemiyette kalmak isteyen ordu mensuplarını istifâ suretiyle ordudan çıkaralım ve bundan sonra zabitlerin ve ordu mensuplarının herhangi bir siyasî cemiyete girmelerine mâni olmak için kanunî hükümler koyalım”20. Bu sözler uzun tartışmalara yol açar. Karşı fikirde olanlara göre subaylar cemiyetten ayrılırlarsa irtica başkaldırır ve meşrutiyet kaybedilir. Ancak kongre büyük çoğunlukla ordunun siyasetten ayrılması tezini benimser. Karar gereğince bir kısım İttihatçı subaylar istifa ettirilir, ancak Enver, Hafız Hakkı, Niyazi gibi bazı subaylar ve yakın çevreleri orduda kalmaya siyasetle yoğun bir şekilde uğraşmaya devam ederler.
Mustafa Kemal’in bu girişimi cemiyette kendisine karşı mevcut olan kızgınlığı şiddetlendirir. Hatta onun canına kasteden bir suikast düzenlenmesine yol açar. Ama bu teşebbüs istenilen sonucu vermez21.
Kongreden sonra Mustafa Kemal bir süre politika ile ilgisini keser, ve mesleki çalışmalara ağırlık verir. Bu arada Arnavutlukta çıkan ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Mahmut Şevket Paşa’’nın kurmay başkanlığını başarıyla yürütür (Mayıs 1910).
Bu arada Mustafa Kemal orduyu temsilen Fransa’da Picardie Manevralarına katılır (10 Eylül 1910). Onunla birlikte Binbaşı Selahattin görevlendirilir. Paris Ateşemiliteri Binbaşı Fethi Bey, heyete Fransa’da katılacaktır. Bu onun Batı Avrupa ile ilk temasıdır. Tatsızlık daha yolda başlar. Fesli Selahattin Bey, yolda alay konusu olur. Manevralar esnasında yabancı ateşelerden bir albay Mustafa Kemal’in meslekî görüşlerine katılmakla beraber, onun başını göstererek ne diye bu tuhaf başlığı giyersiniz, başınızda bu oldukça kafanıza kimse itibar etmez der22a. Bu olaylar onun üzerinde kalıcı bir etki bırakır. Mevcut kılık ve kıyafetle Türklerin uygar dünyada ciddiye alınmadığına kanaat getirir. Olay 15 yıl sonra Şapka İnkılâbı uygulamasına yol açacaktır. Mustafa Kemal, Fethi Beyle beraber yaptıkları İsviçre, Belçika ve Hollanda’yı içine alan 14 günlük bir seyahatdan sonra vatana döner. Manevralardan çıkardıkları sonuç acıdır. Bu kadar hazırlık barış için yapılmaz. Aklımızı başımıza almalıyız. Çıkacak savaş bütün dünyayı ateşe atabilir ve biz bunun dışında kalamayız22b.
Mustafa Kemal Fransa dönüşü eğitim ağırlıklı çalışmalarına devam eder. Ancak görevi gereği bulunduğu askerî manevralar ve toplantılardan sözlü ve yazılı olarak sert eleştirilerde bulunması üstlerinin hoşuna gitmez. Gururlu ve tenkitçi olarak niteledikleri Mustafa Kemal’i nazariyatçılıkla itham ederler ve başarısız olsun diye 38. Piyade Alayı Komutan vekilliğine atarlar. Mustafa Kemal, bu görevde de üstün başarı sağlar. Selânik’te bulunan garnizon kıtaları olayın tatbikatına kendiliklerinden katılmaya, verilen konferanslarda diğer subaylar da görev almaya başlarlar. Bu durumdan rahatsız olanlar onun görev yerini tekrar değiştirirler ve masabaşı bir göreve atarlar.
Mustafa Kemal Trablusgarp’ta gönüllü olarak görev almasına kadar geçen bu dönemde bir taraftan da mesleki yayınlara yönelir. Daha 1909 sonlarında, 3 Ağustos – 8 Eylül 1909 tarihlerinde Cumali Karargâhında yapılan askerî manevralara ait not ve krokileri Cumali Ordugahı başlığı adı altında yayınlanmıştı. Selânik 1325 Keza bu dönemde yayınladığı diğer bir eser de şudur: Tabiye Tatbikat Seyahati, Selânik 132723.
Diğer taraftan Salih Bozok’un anılarından, Mustafa Kemal’in sadece ve açıktan açığa sert eleştirilerle yetinmediği orduyu gençleştirmek ve kumandanlıkları âciz ellerinden kurtarmak orduya ilim ve sanat aşkını aşılamak, özetle orduyu modernleştirmek gayesiyle gizli bir cemiyet teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Amaç cemiyetin örgütü aracılığıyla fikirlerini yaymak, bir defa bu kanaatlarını kabul ettirdikten sonra, duruma göre harekete geçmektir. Cemiyetin ilk idare heyetinde de Nuri (CONKER), Fuat (BULCA), Rasim, Mahmut (SOYDAN), Topçu Hamdi Beyler görevliydiler. Cemiyet henüz örgütlenme safhasındayken Mustafa Kemal Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından acele olarak İstanbul’a çağrılır24a. Anlaşıldığına göre Mustafa Kemal’in Selânik’teki askeri birlikler üzerindeki etkileri ve faaliyeti bazılarını ürkütmüş ve yapılan ihbar üzerine Mustafa Kemal acele İstanbul’a çağrılmıştır. Onu önce geçici olarak Trablusgarp Tümeni Kurmay Başkanlığına atarlar. Bu atamanın bir sürgün havası taşıdığı açıktır. Ancak İtalya Osmanlı Devleti’ne 29 Eylül’de harp ilân etmiştir. Onun Trablus’a hareketi önce durdurulur ve I. Şubede görevlendirilir, sonra tekrar Trablusgarp tümeninde görevlendirilir.
İtalya’nın Trablusgarp’a ve Bingazi’ye saldırması beklenmeyen bir olay değildi. Çünkü İtalya’nın birliğini tamamladığı 1870’li yıllardan bu yana Kuzey Afrika ile ciddi bir şekilde ilgilendiği herkesçe bilinmekteydi. İtalya önce Sicilya’ya, en yakın Afrika toprağı olan Tunus’u almayı düşünmüş24b, ancak oraya Fransa’nın yerleşmesinin verdiği kızgınlıkla 1882’de Almanya ve Avusturya-Macaristan ile Üçlü İttifak’ı oluşturmuştur. Sonraki yıllarda gözlerini bugünkü Libya topraklarına dikmiştir. Fakat buraya yerleşmesi için öncelikle Fransa ve İngiltere ile anlaşması gerekliydi. 1900 ve 1902 yıllarında Fransa’nın Fas’a yerleşmesine karşılık Trablusgarp’da hareket serbestliği kazanmıştır25. Daha önce Akdeniz Paktı ile İngiltere, Avusturya-Macaristan’nın olurlarını elde etmişti. 1909’da Rusya’nın da onayını alan İtalya istilâ için müsait zamanı kollamaktaydı. 1911’de Fransa’nın Fas’a müdehalesi üzerine İtalyan istilâ hareketi başlar.
Milletlerarası diplomatik şartlar kadar Trablusgarp’ın o günkü durumu da İtalyan istilâsı için son derece elverişli bulunuyordu. Şöyle ki Vali İbrahim Paşa İtalyan isteklerini frenlediği için, İtalya’nın sürekli baskısıyla görevden alınmış, yerine atanan Bekir Sami Bey de görev yerine gitmeyi geciktirmekteydi. Vilâyet valisiz, ilçelerin bir çoğu kaymakamsızdı. Trablusgarp’da tümen komutanı da yoktu. İbrahim Paşa hem vali hem komutan olduğundan komutanlık da boşalmış ve yeni atama yapılmamıştı. Esasen tümenin önemli bir bölümü Yemen isyanı üzerine oraya gönderilmiş, taburların mevcutları 300’lere indirilmişti. Bundan başka Trablusgarp ve Bingazi’de bulunan iki silâh deposunda bulunan 40.000 martin ve şınayder tüfekleri yenileriyle değiştirilmek üzere İstanbul’a nakledilmiş ve yenileri de gönderilmemişti.
Prof. Dr. Abdurrahman Çaycı
|